3 Ocak tarihinde uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan bir operasyonla Venezuela’ya yönelik fiili müdahale süreci başlatıldı. Bu adım, Caracas yönetimini devirmek amacıyla gerçekleştirilen hareketler çerçevesinde, Nicolas Maduro’yu ülkeden uzaklaştırmayı hedefledi. Ancak bu hamle, yalnızca Venezuela ile sınırlı kalmadı; Grönland gibi stratejik bölgeler üzerinde belirsizlikleri artıran tehditlerle geniş bir yankı uyandırdı.
Trump yönetiminin bu müdahalesi, ABD’nin revizyonist dış politikasını bir adım öteye taşıyarak bölgesel dengeleri yeniden şekillendirme çabasını da beraberinde getirdi. Maduro sonrası süreçte Delcy Rodríguez’in liderliğini etkileyecek bir başka güç olan Trump, bölgesel destekçi arayışını sürdürürken halkı kendi tarafına çekmede zorlandığını ifade ediyor. Çin ve Rusya ile yürütülen kapsamlı bir güç mücadelesinin parçası olarak Venezuela’ya müdahale, bu aktörlerin küresel nüfuzunu yeniden konumlandırma amacı taşıyor.
Çin ve Rusya ile sürdürülen rekabetin bir uzantısı olarak görülen bu müdahale, ABD’nin hukuk dışı tutumunu net biçimde gözler önüne seriyor. Maduro’nun halk desteğine yönelme çabalarının başarısız olması ve yurttaki direncin kırılmaması, bu operasyonun stratejik bir çıkmaza sürüklendiğini gösteriyor. Grönland’a yönelik bir sonraki hedefin dile getirilmesi ise dünyanın siyasi haritasında yeni bir dönemin sinyallerini veriyor.
Bu gelişmeleri Dumlupınar Üniversitesi’nden Dr. Barış Adıbelli ile konuştuk. Demokrasinin kurallarını esneten süreçte, ABD iç hukukunun da etkilenmiş olması gündeme getirildi. Adıbelli, Venezuela’daki olaylarda uluslararası hukukun ve ulusal mevzuatın çatıştığını belirterek, şu yorumu paylaştı: “Venezuela’da uluslararası hukukun katledildiğini gördük. Maduro’nun ülke içindeki konumu ve bağımsızlığı Birleşmiş Milletler tarafından korunuyor; bu durumda yapılan operasyon meşru görülemez.”
ABD içindeki yankılar da dikkat çekiyor. Demokrat çevreler, Trump’ın azledilmesi gerektiğini savunuyor ve bu perspektif, küresel politikadaki belirsizliğin artmasına yol açıyor. Adıbelli’ye göre, “Usul Esası” kavramı bu süreçte belirgin bir şekilde öne çıkıyor; usulsüz tutuklamaların ve diplomatik dokunulmazlığın ihlallerinin eleştiri konusu olduğu belirtiliyor. 17 Mart’a ilişkin mahkeme süreci, bu tartışmaların somut bir yargıya dönüşmesini sağlayacak görünümde.
ABD’nin Venezuela operasyonunun tek amacı petrol kontrolü mü, yoksa jeopolitik bir etki alanı yaratmak mı sorusu da tartışmalarda öne çıkıyor. Adıbelli’nin değerlendirmelerine göre, ABD bu kez Irak örneğini hatırlatarak bölgede benzer bir senaryo peşinde oldu; fakat uluslararası hukuk kuralları, bu kez farklı bir sonuç doğurdu ve planlar Rodriguez üzerinden sürdürülmeye çalışıldı. Venezuela’da petrolün Çin’e yönelik enerji kanallarını zorlaştırmayı hedefleyen strateji, Çin’in enerji güvenliğini ön planda tutmasıyla bağlantılı bir rol oynamaktadır.
