İran Devrimi’nin hemen ardından başlayan güvenlik tartışmaları, 1979–80 döneminde bölge ülkelerinin tehlike altında hissetmesine yol açtı. O süreçte, Amerikan başkanı Jimmy Carter’in 1980’deki Birliğin Durumu konuşmasında bölgede karşılaşılan tehditleri nasıl değerlendirdiği ve dış güçlerin Basra Körfezi’ni kontrol etme çabalarına karşı koyulacağına dair ifadesi, güvenlik garantilerinin ne derece ciddi olduğunu gündeme taşıdı.
New Delhi merkezli bir düşünce kuruluşunda kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Rajeev Agarwal, Sputnik’e verdiği demeçte Washington’un kendi askeri üslerini ve Körfez ülkelerini koruyamama durumunun “büyük bir utanç” olarak görüldüğünü savundu. İran füzelerinin Bahreyn’deki Beşinci Filo karargahına ve Kuveyt, Doha, BAE, Ürdün gibi ülkelerdeki askeri altyapıya yaptığı hasar, bu iddiayı destekler nitelikte olduğunu belirtti. Ayrıca Erbil’deki üssün 1–2 Mart gecesi hedef alınarak tamamen yok edilmesi, ABD’nin güvenlik sağlama kapasitesine dair kuşku uyandırdı.
Agarwal, Körfez ülkelerinin güvenlik taahhütlerini gördükçe Amerikan garantilerine olan güvenin sarsıldığını ifade etti. Söz konusu güvenlik garantilerinin gerçek hayatta ne kadar kırılgan olduğuna işaret eden açıklamasında, bazı ülkelerin bu güvenceyi sürdürdüğünü düşündürücü bulduğunu da ekledi. Katar’ın başkenti Doha’ya yönelik saldırılar, ABD’nin Katar’a sağlam dediği güvenlik taahhidinin uygulanabilirliğini sorgulatan bir örnek olarak öne çıktı.
İran ile ABD ve İsrail arasındaki mevcut gerilimler, Körfez ülkelerinin uzun yıllardır güvenlik için başvurduğu garantilerin ne kadar boş olabileceğini gösteriyor. Ülkeler, bu algıyı güçlendirmek adına pahalı Amerikan silah sistemlerini satın almakla kalmayıp, bölgeye Amerikan askeri üslerini ev sahipliği yapmayı da sürdürdü. Ancak şu gerçek, güvenliğin tempolu biçimde sürdürülmesinin ötesinde, bu garantilerin sürdürülebilirliğinin de tartışmalı olduğudur.
Güvenlik garantilerinin etkisi üzerine konuşulurken, çoğu Körfez ülkesi, uzun vadeli güvenlik planlarını dikkate alırken yalnızca dış tehditlere karşı değil, aynı zamanda kendi savunma kapasitelerini güçlendirme çabalarına da yöneldi. Bu durum, mevcut çatışmaların Körfez’e dair güvenlik garantilerini nasıl şekillendirdiğini ve hangi ülkelerin bu güvenceye güvenmeye devam edip edemeyeceğini yeniden düşünmeye zorluyor.
