ABD ve İsrail’in İran’a karşı sürdürdüğü operasyonlar, 28 Şubat’tan itibaren hız kesmeden devam ediyor. Washington, hava saldırılarıyla Tahran’a yönelik baskıyı artırırken, rejim değişikliğini hedefleyen psikolojik savaş taktiklerini devrede tutuyor. Hamaney sonrası dönemi, reformist bir aktör üzerinden şekillendirme fikri ise bu sürecin odak noktalarından biri olarak öne çıkıyor.
İran ise benzer bir karşılıkla ABD üslerini ve Tel Aviv’i vurarak yanıt veriyor; savaş bölgeleri Lübnan’a kadar uzanıyor ve bölge ülkelerini derinden etkiliyor. Bu çok yönlü çatışmada, dönüştürücü gelişmelerin izlerini Türkiye ve diğer Körfez ülkeleri de yakından hissediyor.
ODAP Kurucu Üyesi Dr. Ali Semin ile yaptığımız söyleşide, Trump’ın kara harekatı olmadan da baskıyı sürdürebileceği, ancak bu adımın İran’da iç dinamikleri zayıflatma amacı taşıyabileceği vurgulandı. Semin’e göre, İran’da Hamaney sonrası kimliğin nasıl şekilleneceği ve reformist bir liderin seçilmesi ihtimali, bölgedeki güç dengelerini yeniden tanımlayabilir.
Orta Doğu’nun mevcut hassasiyeti sadece Gazze’deki olaylarla sınırlı değil; İran ve İsrail arasındaki gerilim, bölgedeki ülkelerin güvenlik dengelerini de değiştirdi. İran’ın haklı ya da haksız olarak görülebilecek bir hareket alanı, bölgedeki diğer aktörlerin politikasını da etkiliyor.
Bölgesel dengeler ve güç boşlukları üzerinde duran Semin, iki olası senaryo üzerinde duruyor: Birincisi, reformist biri İran’da iktidarda yer alıp Batı ile ilişkileri yumuşatma yönünde adımlar atabilir; ikincisi ise mevcut reformist davranışın reddedildiği ve rejimin güçlenmesiyle sonuçlanan bir tablo ortaya çıkabilir. Bu bağlamda, bölgede kenetlenme ya da taraf olmama tercihinin, ihale’nin Asya ve Arap dünyası üzerindeki etkilerini değiştireceği öne sürülüyor.
Körfez ülkelerinin tavrı, İran’da bir mezhepçi rejim ile Fars milliyetçiliği arasında bir tercih konusunu tartışmaya açtı. Bölgesel aktörler arabulucu konumunu sürdürme çabası içinde, karşılıklı müdahalelerin tetiklediği belirsizlik ortamında hareket etmeye çalışıyorlar. Suudi Arabistan’dan Körfez’e uzanan diyaloglar, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve petrol akışının korunması konusunda hassas bir denge istemekte.
Hiçbir ülke ABD ya da İsrail adına savaşa girmemeli ilkesinin altını çizen Semin, Türkiye’nin de bu süreçte kendi güvenliğini ve komşuluk değerlerini göz önünde tutarak hareket etmesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye’nin geçmişteki tecrübesi ve mevcut konumu, arabuluculuk rolünü güçlendirecek adımlar atabileceğini gösteriyor.
Savaş dursa bile yeniden tetiklenebilir endişesiyle, ABD-İsrail çizgisinin kırıntıları bile karışık bir tablo yaratıyor. Trump’ın ani bir karar ile operasyonları durdurabileceği düşüncesi mevcut; ancak İran’ın savunma hattında kalması ve bölgedeki tüm aktörlerin hareketleri, çatışmanın kontrollü bir şekilde sürmesini veya yeniden alevlenmesini mümkün kılıyor. Bu süreçte diplomasi ile baskı arasındaki ince denge, küresel kamuoyunun da dikkatini çekmeye devam ediyor.
