Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasındaki derinleşen iş birliği ve adadaki hızlı altyapı değişiklikleri, bölgesel çatışma risklerini yeniden gündeme getiriyor. Özellikle 1974 öncesine ait Türk köylerinin İsrailli yatırımcılara satılarak konut ve üretim kampına dönüştürülmesi, Rum kamuoyunda egemenlik kaybı endişelerini tetiklerken; İsrail’in adayı Suriye ve Filistin cephesi açısından daha stratejik bir hedef olarak konumlandırması, Ankara-Lefkoşa hattındaki savunma gereksinimlerini yeniden şekillendiriyor. Batı dünyasında Türkiye’ye karşı “Yeni İran” söylemlerinin yankılandığı bir dönemde, mühimmat stoklarının adaya yığılması güvenlik algısını zayıflatıyor. uluslararası hukuk ve mülkiyet rejimi açısından endişeler büyürken, garantörlük hakları çerçevesinde Türkiye’nin adada egemen bir askeri üs kurma ihtiyacı daha yüksek sesle tartışılır hale geliyor ve Birleşmiş Milletler’in çözüm planlarının gerçekçilikten uzak olduğu düşüncesi, adayı potansiyel bir deniz-hava çatışması zeminine itiyor.
Doğu Akdeniz’de inşa edilmeye çalışılan çatışma mimarisini ve Kıbrıs’ın kuzeyi ile güneyindeki son gelişmeleri, konuştuklarımız arasında yer aldı. Mehmet Hasgüler, İsrail’in Kıbrıs’tan toprak satın alımını şöyle özetliyor: bu durum halk arasında tepkiyle karşılanıyor ve Kıbrıs’ın egemenliğinin zarar gördüğüne dair kaygılar artıyor. Türkiye ile İsrail ilişkilerinin uzun süredir mesafelenmesi sonrası Anastasiadis ve Hristodulidis’in İsrail ile yakınlaşması, bölgesel dengeleri etkilemeye devam ediyor. Filelefteros gibi gazetelerin köşe yazarları, İsrail ile ilgili endişeli yorumlar yapıyor; köylerin satış ve kamp kurulumu gibi iddialar ise “Küresel soykırım” söylemleriyle gündeme taşınıyor. Köyler ve konut yapımlarıyla birlikte şarap fabrikası gibi ekonomik aktörler konuşuluyor ve 1974 öncesine ait köylerin tekrardan Türk toplumsal hafızasında yankı bulması, güvenlik tartışmalarını derinleştiriyor.
Kıbrıs’ın egemenliğinin zayıfladığına dair görüşler ve Türkiye’nin garantörlük konumu, adadaki güvenlik dengelerini yeniden belirliyor. Hasgüler, “Kıbrıs, 1960’da AB üyeliğinin ardından müstemleke benzeri bir egemenlik kaybı riskiyle karşı karşıya” diyor. İsrail’in Türkiye’yi ‘Yeni İran’ benzetmeleri Batı’da farklı tepkilerle karşılanırken, adanın AB içinde önemli bir konumda olduğu ve Türkiye’nin savunma ilişkilerinin kopmaması gerektiği vurgulanıyor. Böyle bir tablo, adanın batmayan uçak gemisi olarak düşünülmesini yeniden gündeme getiriyor ve halk arasındaki tedirginliği artırıyor.
Çatışma ihtimali ve müdahale senaryoları konusunda Hasgüler, İsrail’in kuzeyden de toprak aldığına işaret ederken, Kıbrıs sorununun “dondurulmuş” halinin artık çözeltiye kavuşarak çatışmaya dönüşme riskini taşıdığını savunuyor. Türkiye’nin egemen üs talepleri, bölgede daha dikkatli ve kararlı adımların atılmasını gerektirirken, Avrupa’nın Türkiye ile güvenlik bağlarını koruması ikilemi sürüyor. Deniz ve hava kuvvetleri üzerinden olası bir karşı taraflı müdahale senaryosun da masada olduğunu belirten Hasgüler, Rum vatandaşlarının Türkiye’ye karşı İsrail’e olan bağlılık eğilimini daimi bir gerilim kaynağı olarak görüyor.
Güney Kıbrıs’ın güvenlik dengelerini sarsan bir başka gelişme de Hindistan’ın dâhil olmasıdır. Hasgüler’e göre ABD-İsrail etkileri sadece bölgeyle sınırlı kalmıyor; Hindistan’ın da Kıbrıs’ın güneyine yönelik etkileri konuşuluyor ve bu çerçevede ülkeye yönelik askeri güç kullanımı tartışmaları yapılıyor. Böyle çok aktörlü bir tablo, Kıbrıs’ın güvenliğini daha da kırılgan hale getiriyor ve İran’a karşı geniş kapsamlı bir karşı hamle imkanı için yeni dengeler ortaya koyuyor.
