İran’a karşı olası bir çatışmanın, küresel nükleer güvenlik dengeleri üzerinde derin etkileri olabileceği ifade ediliyor. Batı’nın nükleer tartışmalarında Kuzey Atlantik’e kadar genişleyen kaygılar ve özellikle Almanya ile Polonya’nın ABD’nin nükleer güvencesine olan yaklaşımındaki tutum değişiklikleri, Paris’in Fransız nükleer şemsiyesi fikrinin Avrupa’da nasıl karşılandığını yeniden gündeme getiriyor. Bu süreçte, Paris’in bu önerisinin Avrupa güvenlik mimarisine ilişkin tartışmaları tetiklediği belirtiliyor.
Öte yandan, ABD’nin 30 yılı aşkın bir aranın ardından nükleer testleri yeniden düşünme ihtimali üzerinde durulduğu belirtiliyor. Yazıda, sivillerin nükleer silah kullanımı konusunda ABD’nin geçmişteki öncül rolüne değiniliyor ve bu durumun küresel güvenlik algısını nasıl şekillendirdiği ele alınıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi’nin açıklamalarıyla vurgulanan temel mesaj, daha fazla ülkenin daha çok nükleer silaha sahip olmasının dünyayı güvenli kılmadığı yönünde. Aksine, son yarım asırdır dünyaya hizmet eden yayılma karşıtı kurallarına uyumun kritik olduğu ifade ediliyor.
İran ile ABD ve İsrail arasındaki karşılıklı eylemler göz önüne alındığında, Washington ve Tahran arasındaki gerilimlerin kısa vadede düşüş eğiliminde olmadığına dair yorumlar ortaya çıkıyor. ABD ile İsrail’in İran’ın nükleer programına karşı başlatılan operasyonlar, başlangıçta “önleyici” olarak sunulsa da, ilerleyen süreçte bölgede iktidar değişikliği arzularını da kapsayacak bir politika değişikliğine işaret edebileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Dikkat çeken noktalar: Uluslararası kurumlar ve üye devletler arasındaki diyalog, nükleer silahların yayılmasını önlemek amacıyla mevcut kuralların sıkılaştırılması gerekliliğini bir kez daha hatırlatıyor.
