Genişleyen ticaret savaşı ve tedarik zincirlerindeki dönüşüm, Batı ülkelerinin kendi yazdığı kurallarla yüzleşmesini beraberinde getiriyor. Avrupa, ABD’nin baskıcı politikalarıyla karşı karşıya kaldığında stratejik manevralar arıyor ve bu durum küresel dengelerde yeni kırılmalara yol açıyor. Davos’tan yükselen eleştiriler, kapitalizmin daha kapsayıcı bir yapıya evrilmesi gerektiğini savunan görüşlerle daha netleşiyor.
Çin’in mühendislik odaklı kalkınması, teknolojinin ve mühendisliğin ön planda olduğu bir güç göstermesine yol açıyor. ABD dolarının dünya üzerindeki ağırlığının zayıfladığı bir tablo ortaya çıkarken, küresel aktörler rotalarını yeniden çizmeye başlıyor. Bu gelişmeler arasındaki bağlar, yeni bir küreselleşme dinamiğinin işaretlerini taşıyor.
‘Tarihsel süreçler kesin zaferleri ilan etmez’ diyen Arda Tunca, küreselleşmenin tarih boyunca dalgalı bir yol izlediğini ve bugün geldiğimiz noktanın 1980–1990’larda atılan adımlarla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor. Neoliberal düzenin o dönemde övülen zafer kompozisyonu, şu anda değişen koşullara ayak uydurmak zorunda. Ancak bu dönüşüm, geçmişteki tekdüzelikten çok kutuplu ve çeşitlenen bir küresel yapı öngörüyor.
Çin’in kökenleri ve yenilenmiş rolü üzerinde durulurken, Çin’in dört bin yıllık mirasının da belirgin bir rehberlik ettiği ifade ediliyor. Çin’in yeniden ayağa kalkışı, 20. yüzyılda zorlu süreçlerden geçerek bugününe ulaşmış bir gerçeklik olarak görülüyor. Batı ile karşılaştırıldığında, Çin’in ekonomik ve mühendislik gücüyle küresel arenada kendine has bir konum inşa ettiği belirtiliyor. 1978’den itibaren hayata geçirilen reformlar ve uydurma Çin ürünlerinin mühendislik temelleri, bu dönüşümün temel taşları olarak anlatılıyor.
Avrupa’nın Amerika karşısında kırılganlığı kritik bir bakışla inceleniyor. Larry Fink’in konuşmalarındaki mesaj, kapitalizmin değiştirilmesi gerektiğini işaret ederken, Mark Carney’nin tespitleriyle birlikteBatı’daki ekonomik düzenin davranışları sorgulanıyor. Avrupa, uzun süredir inşa ettiği altyapının yüklendiği Amerikan himayesiyle kendi bağımsızlığı konusunda bir sınav veriyor ve şu anda bu sınavdan beklediği yanıtları bulmakta zorlanıyor.
Yeni dengeler ve coğrafya değişimi için öngörüler, Avrupa Birliği’nin MERCOSUR ve Hindistan ile olan ticari vizyonundan, Almanya’nın Çin ile artan temasından ve genel olarak Amerika’dan uzaklaşma yönündeki eğilimlerden yola çıkarak şekilleniyor. Bu süreçte, küresel tedarik zincirlerinin nasıl yeniden yapılandığı ve hangi ülkelerin bu yeni düzenin köşe taşları haline geleceği merak konusu. Sonuç olarak, küreselleşmenin sıkı bir zincir olmaktan çıkıp daha çok coğrafi ve politik denge arayışına dönüştüğü savunuluyor.
Amerikan dolarının rezerv statüsünün zayıflaması ise finansal piyasalarda yeni güvenli liman arayışlarını tetikliyor. Altın ve bazı merkez bankalarının rezerv portföylerinde geçici olarak artan paylar, küresel borçlanma ve likidite dengelerinde yeni bir denge kurulduğunu gösteriyor. Bu süreç, 5–10 yıl gibi bir zaman diliminde daha belirginleşecek bir eğilimi işaret ediyor ve yatırımcılar için riskleri yeniden tanımlıyor.
Sonuç olarak, küresel arenada güç dengelerinin yeniden şekillendiği, Amerikancılık eksenli hegemoninin eski etkisini kaybettiği ve yeni ittifakların, farklı coğrafyalarda yükselişe geçtiği bir döneme girildiği görülüyor. Bu değişim, ekonomik politika yapıcılar için hem meydan okumaları hem de yeni fırsatları beraberinde getiriyor.
