Yapılan görüşmede, Lübnan Cumhurbaşkanı Josef Avn ve Başbakan Nevaf Selam’ın, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dayattığı ve altı ay içinde Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören tasarıyı kabul ettiği ifade edildi. Barrack’ın Beyrut ziyareti sırasında “terör örgütü Hizbullah” ifadesini kullanması, ılımlı siyaset güden ve çatışma iması taşımayan Hizbullah’a sert bir tepkiyle karşılandı. Naim Kasım ise, İsrail işgali ve saldırıları sürerken silah bırakmayacaklarını belirterek, direniş silahlarını teslim etmeyeceklerini söyledi. Ayrıca Lübnan hükümetinin, silahın sadece devletin elinde olması yönündeki kararına atıfta bulunarak, güvenlik açısından gerekenleri sorumlu bir şekilde planlayacaklarını kaydetti: “Lübnan hükümeti, çıkabilecek her türlü çatışmadan tamamen sorumludur. Bunu istemiyoruz, ancak bunun için çalışanlar var.”
ABD’nin baskısına karşı, Tom Barrack’ın planını Lübnan’a dayatan yaklaşım, Selefi risklerini, çatışma ihtimalini, Lübnan ordusunun kapasitesini ve Türkiye’nin konumunu değerlendirmek üzere Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nden Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu ile yapılmış söyleşiyle ele alındı. “Amerika’nın baskı siyaseti etkili oldu” değerlendirmesinde bulunan Atlıoğlu, ABD’nin mevcut iktidarı Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda baskı yapmasına karşın bunun, Lübnan’ın mali krizine karşı bir uyarı niteliği taşıdığını vurguladı: “Geçen sene Lübnan içindeki çatışmalarda ABD’nin Demokratlar dönemde olması, siyaset üzerinde etkili adımlar atmalarını sağladı. Barrack’ın üstlendiği görevler ve dördüncü ziyaretin Ağustos başında gerçekleşmesi, sonrasında da hükümetin kararında sıkı baskıların göze çarpmasına yol açtı.”
“Lübnan ordusu, sokakta elinde tüfekle dolaşan küçük bir grubun dahi silahını elinden alamaz. Bırakın Hizbullah’ı” başlıklı sözlerle ifade edilen görüş, Atlıoğlu’nun, Hizbullah’a yapılan baskılar sonrasında Başbakan Selam’ın koltuğunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalınabileceğini öne sürüyor. Geçen yılki ateşkes sonrasında Hizbullah’ın ılımlı bir tavır sergilediğini belirten Atlıoğlu, Barrack’ın her açıklamasında Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak anmasının, ABD’nin Lübnan’daki politikalarının tek merkezden yürütülmesinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Ayrıca, ABD’nin planlarının Lübnan’daki siyasi aktörler tarafından uygulanması gerekliliğinin altını çizdi: “ABD’nin baskısı, Lübnan’ın siyasi alanında bir tercih yapmak zorunda kalmasına yol açtı.”
“Lübnan ordusu, altı ay içerisinde Hizbullah’ın silahlarına el koyamaz” değerlendirmesi, Atlıoğlu’nun ordunun iç yapısal sorunlarına dikkat çektiği ana fikri içeriyor. Lübnan ordusunun kağıt üstündeki 70 bin personelle gerçek faaliyete geçemediğini, mezhep temelli yapının güç kullanımı üzerinde etkili olduğunu ve maaş krizinin orduya yansıdığını vurguluyor. UNIFIL’in rolünün sınırlı kaldığı ve bazı unsurların İsrail ile ilişkileri nedeniyle etkisiz kaldığı görüşü öne çıkıyor. Bu bağlamda, altı ay içinde Hizbullah’ın silahlarının tamamını almanın mümkün olmadığı, Litani Nehri güneyinde sınırlı bir uzlaşmanın dahi görülebileceği savunuluyor: “Litani’nin güneyinde ağır silahların teslimiyle bir uzlaşı sağlanabilir; fakat silahların tamamen bitirilmesi zor görünüyor.”
“Lübnan’da Türkiye’nin nüfuz alanı daralmış durumda” başlıklı bölümde Atlıoğlu, Türkiye’nin Lübnan’da belirgin bir nüfuz kaybı yaşadığını belirterek, Suriye odaklı politika ve bölgesel değişkenler nedeniyle Türkiye’nin doğrudan müdahalesinin zorlaştığını ifade ediyor. Türkiye’nin kuzey bölgelerine ve Türkmen topluluklarına ilişkin temaslarının sınırlı kaldığını belirten Atlıoğlu, Suudi Arabistan ve Fransa’nın Lübnan siyasetinde etkili aktörler olarak öne çıktığını, ABD’nin ise politikaya daha görünür yön verdiğini dile getiriyor. Türkiye’nin buradaki rolünün sınırlı kalmasının en önemli sebebi olarak Suriye’deki odaklanma ve bölgesel güç dengelerindeki değişimi gösteriyor. Bununla birlikte, ilke olarak Hizbullah ile silahsızlanmanın müzakere yoluyla ilerletilmesi, daha istikrarlı bir süreç için belirleyici bir esas olarak görülüyor. Lobilerin ve etnik- mezhebi grupların hareketli olduğu ülkede, çatışmanın Suriye’deki gelişmelerle paralel olarak ortaya çıkması halinde daha büyük riskler doğacağına vurgu yapılıyor.
Sonuç olarak, ABD’nin baskılarının Lübnan’daki siyasi dengeyi değiştirme çabaları sürerken, Hizbullah’ın silahlarının devlete devri konusunda tarafların uzlaşı arayışını sürdürmesi gerektiği üzerinde duruluyor. Bölgesel aktörler arasındaki güç çatışmasının derinleşmesi halinde Lübnan’ın savunma kapasitesi ve iç istikrarı doğrudan etkilenebilir; bu nedenle taraflar arasındaki diyalog ve güvenlik mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekiyor.
