ABD’nin Venezuela’ya yönelik son hamlesi, ülkedeki yönetimin sürgün edilmesi veya değiştirilmesi gibi bedellere yol açabilecek bir operasyon olarak kayda geçti. Karar verme süreçleriyle ilgili pek çok soru işareti sürerken, olay Monroe Doktrini ile ilişkilendirilen eski dengelerin yeniden tartışmaya açılmasına yol açtı. Delcy Rodríguez’in ABD ile iş birliğine açık olduğuna dair açıklaması ise ülkelerin Washington ile benzer çıkarlar üzerinden kurduğu yeni güven ilişkilerini işaret eder nitelikte.
Olaylar, yalnızca Venezuela’yı değil, küresel arenada güvenlik stratejilerini yeniden şekillendirecek sinyaller veriyor. Karakas’taki müdahalenin ardından bölgesel aktörler ve küresel güçler arasındaki etkileşimin ne ölçüde değiştiği, hangi alanlarda riskler ve fırsatlar doğurduğu kritik gözler önüne seriliyor. Ayrıca operasyonun doğası, müzakere ile baskının nasıl bir araya getirilebileceği konusunda yeni örnekler sunuyor.
Emperyalizm dünyayı kuralsızlıkla yönlendirmeye çalışıyor sözleriyle görüşlerini paylaşan gazeteci Yiğit Günay, Karakas’taki gelişmeleri tarihsel bir kırılma olarak görüyor. Günay’a göre bu süreç, dünyaya hükmedenin kural koyduğu düzene dair net bir mesaj içeriyor. Sivil zararlar ve can kayıplarıyla sonuçlanan operasyon, yalnızca Venezuela’yı değil, dünyanın dört bir yanındaki diasporaları ve diasporadaki vatandaşları da etkileyebilecek bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriliyor. 3 Ocak gecesi başlayan müdahale kapsamında bombardıman sonrası helikopterlerle içeri girerek Maduro’nun kışladan alınması, henüz tam olarak aydınlatılamayan bir tablo bırakıyor.
Venezuela’da psikolojik ve toplumsal etkileri de derinleşen kriz, ekonomide devlet müdahalesi ve özel sektörün konumuna dair uzun süredir süregelen tartışmaları yeniden gündeme taşıyor. Chavez sonrası süreçte petrol fiyatlarının dalgalanmasıyla başlayan kırılmalar, ülkenin üretim yapısının çeşitlenememesi ve tek ürene dayalı ekonomisinin kırılganlığıyla birleşince, yoksulluk ve eşitsizlik gibi meseleler daha önce olduğundan daha görünür hâle geldi. Günay’a göre mevcut tablo, “güçlü olmak her şeyi belirler” anlayışını sürdürürken, bu yaklaşımın toplumsal dokuya vereceği zararlar da büyüyor.
Washington’un tercihi sadece muhalefeti güçlü kılmak değil, güvenilir bir ortak yaratmaktır. Rodríguez’in başı çektiği politikalar ve ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu görünen adımlar, süreçlerin hukuki değil siyasal bir şova dönüştüğü izlenimini güçlendiriyor. ABD basınında Rodríguez’in uzun süredir konuşulması ve ekonomi politikalarının devlet kapitalizmine kayışını tetiklemesi, bu seçimin tesadüf olmadığını gösteriyor. Maduro’nun yargılanması süreci ise belirsizlikler içinde ilerliyor; mevcut tabloya bakıldığında her şeyin bir tiyatro gibi dönüştüğü hissi güç kazanıyor.
Emperyalizmle pazarlıklar ağır bedeller getirir. Günay’a göre Biden döneminde başlayan temaslar, Trump’ın yükselişiyle tehditkâr bir nitlik kazanmış ve bunun göstergesi olarak askıya alınmış olan müzakere hatları yeniden açılmıştır. Ancak bu açılım, bazı taraflar için sadece bir kapı aralamak anlamına geliyor; tam anlamıyla güvence ve karşılıklılık için daha fazlası gerekiyor. Venezuela’da olanlar sonrası, NATO ve diğer ittifak yapılarına ilişkin tartışmalar da Türkiye özelinde güvenlik simülasyonlarını ve politika tercihlerimizi yeniden anımsatıyor.
ABD’nin tek taraflı baskıları karşısında Küba örneği özelinde kaygılar sürüyor. Günay, Küba ve bölgedeki diğer ülkelerin, ABD’nin baskıcı politikalarına karşı tepkilerini ve dirençlerini sürdürmesi gerektiğini ifade ediyor. Küba’ya yönelik mevcut baskı politikalarının uzun vadede bile sınırlı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor; çünkü bu politikaların başka hesapları da tetiklediğini ve bölgesel dengelerin değişmesiyle karşı karşıya kalınacağını vurguluyor. Bu süreçte, ülkelerin birbirine olan bağımlılıkları ve güvenlik çıkarları, hangi tarafın ne vereceğini netleştirecek temel unsurlar olarak ortaya çıkıyor.
