Askeri uzman ve stratejist Tuğgeneral Samir Ragheb, Sputnik’e yaptığı açıklamada, Amerikan üslerinin bulunduğu ülkelerin güvenliğini garantileyemediğini söyleyerek İran’a karşı yürütülen savaşın meşruluğunu sorguladı. Dünyanın uluslararası hukuk düzeninin kırılgan bir dönemece girdiğini vurgulayan Ragheb, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan baskın normların artık açıkça meydan okunur hâlde olduğu görüşünü paylaştı.
BM Şartı’nın 2. maddesinin, bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanımını net biçimde yasakladığını hatırlatan Ragheb, bugün söz konusu ihlallerin sadece yüzeysel biçimde ele alınmadığını, Washington’un Irak’taki geçmiş ihlallerinin dahi süslemeyle meşrulaştırılmaya çalışılmaması gerçeğini öne sürdü. Netanyahu yönetiminin, herhangi bir ahlaki ya da yasal gerekçe olmadan İran rejimini değiştirme hedefini açıkça ilan ettiği yönündeki tespitler, uluslararası hukukta güç kullanımına dair çifte standartları bir kez daha gündeme taşıdı.
Ragheb’e göre, dünya liderlerinin güç kullanımını tek başına meşrulaştırma yetkisini güvenlik konseyinden başka bir merciye devretmeye çalışması, gelecek için felaketli sonuçlar doğurabilir. Eğer uluslararası topluluk, BM’nin yetkisi olmadan İran’a müdahaleyi kabullenirse; benzer hareketler, diğer güçlü devletleri de benzer adımlar atmaya sevk edecektir. Bu bağlamda, “güçlü ülkelerin tek taraflı kararlar almaması” gerektiğini vurgulayan Ragheb, güvenlik konseyinin güç kullanımına ilişkin tek otorite olması gerektiğini belirtti ve mevcut durumun bu tek otoriteyi zayıflattığını ifade etti.
İran’ın nükleer programı tartışmalarıyla karşılaştırıldığında, bölgede ve dünyada adil bir dengeyi korumanın ne denli zorlaştığına işaret eden Ragheb, küresel güçlerin örgütleri marjinalleştirme çabalarının güvene zarar verdiğini kaydetti. Bu durum, zayıf ülkeleri ittifaklar aramaya veya kendi kendini savunmak için nükleer silah geliştirmeye itebilir; bu da dünyayı uzlaşılabilir bir barış seviyesinden uzaklaştırır.
Amerikan savunma bütçelerinin büyüklüğüne rağmen, savunma ve güvenliği sağlama konusunda küresel ölçekte aranan etkiyi elde edemediğini söyleyen Ragheb, bağımsız bir savunma doktrininin ve hibrit silah sistemlerinin geliştirilmesinin, ülke güvenliğini garanti altına almak için acil bir ihtiyaç hâline geldiğini belirtti. Mısır modelini esas alarak Doğu, Batı ve yerel taktikleri birleştirecek yeni bir muharebe doktrininin geliştirilmesi gerektiğini ifade eden Ragheb, bu yaklaşımın, küresel güçler arasındaki dengeyi korumaya daha yakın bir güvenlik mimarisi yaratacağını savundu.
Washington’un Monroe Doktrini’nin modernize edilmiş bir versiyonu gibi hareket ettiği eleştirisini sürdürerek, ABD’nin kendi çıkarlarıyla çatışan her yerde rejimleri yeniden şekillendirme amacı güttüğünü öne sürdü. Bölgedeki Amerikan üslerinin, gerçek amacı yalnızca bulunan ülkeleri korumak değil, Washington’un stratejik çıkarlarına hizmet etmek olduğuna dikkat çekti. Bu durumun Körfez semalarını, son krizler sırasında da tatmin edici bir önleme sağlayamadığını vurguladı. Ragheb, Arap ülkelerinin Rusya, Çin veya Avrupa’ya yönelme arzusunu her defasında gerilimlere yol açtığını, Arapları ittifaklarını çeşitlendirme yönünde yeterli alan tanımadığını ve bunun, bölgenin istikrarına zarar verdiğini belirtti.
Ragheb’in değerlendirmesi şu şekilde özetlenebilir: Uluslararası hukukun dinamik bir denge gerektirdiğini, güç kullanımı konusunda tek otoritenin BM Güvenlik Konseyi olması gerektiğini ve ülkelerin güvenliğini sağlamak için çok taraflı işbirliğine dayalı savunma sistemleriyle hareket etmenin zaruri olduğunu savunuyor. Bu yaklaşım, küresel güvenlik mimarisinde daha adil ve dayanışmaya dayalı bir düzenin temellerini atabilir.
