İsrail’in İran politikası, rejimin düşürülmesinden çok, İran’ın askeri kapasitesinin sınırlanmasına odaklanıyor. Analizin merkezinde, Tel Aviv’in bakış açısı şu: Batıyla sürdürdüğü meşru müdafaa iddiasını desteklemek için ihtiyaç duyduğu bir İran söylemi var ve bu söylem, mevcut tehdit algısını diri tutuyor.
İsrail-İran gerilimini yöneten temel hedefler dört ana başlıkta özetlenebilir. İlk olarak, İran’ın kendisini vurabilecek yeteneğini ortadan kaldırmak. İkincisi, balistik füze menzilinin sınırlandırılmasını talep etmek. Üçüncü olarak, füze teknolojisiyle ilgili ilerlemelerin durdurulmasını arzulamak. Son olarak, nükleer silah üretimini—uranyum ve plütonyum gelişimini—sonlandırmayı istemek.
Dördüncü başlık olarak Hizbullah, Husilerin güç kaynağı olan kapasiteye yaklaşımı sınırlama yönündedir; Haşdi Şabi üzerinden İran’ı tehdit olarak görmek istemiyor, bunun yerine bölgesel aktörleri daha kontrollü bir çerçeveye çekmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşımın arkasında duran parametreler, rejimin yıkılması talebinin peşinden gitmiyor; zira İsrail’in “öteki bir düşman” ihtiyacı var. Süregelen rekabet ortamını canlı tutacak bu senaryoda, sürekli olarak İran düşman olarak konumlandırılıyor ve bu söylem uzun yıllar boyunca sürdürülmek isteniyor.
İsrail’in iç politikası da bu çerçevede şekilleniyor. 1979’dan beri her başbakanın neredeyse yılda iki kez gündemine İran’ın nükleer silah sahibi olması hâlinde vurulması gerektiğini koyduğu bir yaklaşım var. Ancak bu iddiaların çoğu, uzun yıllardır devam eden bir baskı ve ambargo politikalarıyla pekiştirilmiş durumda. Sonuç olarak, petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinden yürütülen ekonomik baskılar ve izolasyon politikaları, bugün de süregeliyor.
İsrail’in bu politik söylemi, bıçak sırtında duran bir denge kuruyor: Meşru müdafaa tezini canlı tutarken, karşı tarafı sürekli düşman olarak görmeye devam etmek. Bu durum, konjonktüre bağlı olarak sürüp gidecek bir stratejiyi gösteriyor.
