Güçlü hava operasyonlarının devam ettiği Gazze ve artan tansiyonun yankılandığı Lübnan’da, ABD’nin bölge politikalarıyla ilgili kaygılar sürüyor. Bölgeye dair önemli konuşmalar Türkiye’den ve sınır ötesinden gelen açıklamalarla şekilleniyor; Washington’un Yeni bir diplomatik süreç vizyonu, bölgedeki aktörlerin güvenlik ve egemenlik kaygılarıyla karşı karşıya geliyor.
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamaları, bu tartışmaları merkezileştiren önemli bir aracı konumunda. Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki önerileri Beyrut ve çevresinde yankı uyandırdı. İsrail’in Lübnan ve Suriye sınırlarında sürdürdüğü operasyonlar, kırılgan barış rüzgarlarını daha da zayıflatıyor.
Doç. Dr. Yasin Atlıoğlu ile yapılan görüşmede Trump’ın “barış getirici” söylemlerinin Ortadoğu’daki dengeleri nasıl etkilediğine odaklanıldı. Atlıoğlu, mevcut umutların azaldığını ve Batı Şeria’da güvenlik sağlayanın kim olduğunun belirsizliğini vurguladı; ayrıca Gazze’deki ateşkesin ardından bile saldırıların sürdüğüne dikkat çekti. Türkiye ile Katar’ın Hamas’ı ikna etme sürecinde öncü roller üstlendiğini ve Mısır’da yürütülen görüşmelerin bu çerçevede öne çıktığını ifade etti.
‘Trump’ın barış vaadi yeni krizlerin habercisi’ başlıklı değerlendirme, ABD’nin bölgede güvenlik odaklı bir yaklaşımı sürdürdüğünü, ancak bu yaklaşımın İsrail’in güvenliğini öncelikli kıldığı eleştirileriyle de karşılaştığını gösteriyor. Atlıoğlu’na göre Filistin devletinin tanınması konusunda umutlar zayıflıyor ve İsrail’in Batı Şeria’ya doğru ilerlemesi muhtemel görünüyor. Bu süreçte Hamas’ın konumu ve bölgesel aktörlerin (Türkiye, Katar, Mısır) rolü kritik olmaya devam ediyor.
‘Arap Baharı sonrası güven sarsıldı’ ifadesiyle özetlenen dinamik, Türkiye’nin bölgesel denge kurma önceliklerini yeniden düşünmesini gerektiriyor. Türkiye’nin Arap dünyası ile İsrail arasındaki köprü rolü, güven kaynağı olan tansiyonlar nedeniyle eski günlere göre daha karmaşık bir hal alıyor. Barrack’ın açıklamaları, Türkiye’nin bu süreçte ne kadar aktif bir rol alacağı konusunda belirsizlikleri artırıyor; ekonomik ve askeri kararlar, Türkiye’nin müdahale biçimlerini belirleyecek unsurlar arasında yer alıyor.
‘Filistin davası zemin kaybediyor, İsrail alanını genişletiyor’ başlığı altında Atlıoğlu, Filistin içindeki birlik eksikliğinin İsrail’in avantajını güçlendirdiğini belirtiyor. ABD’nin “barış” söylemlerine rağmen önceliğin İsrail güvenliği olduğunu ifade ederken, El-Fetih ile Hamas arasındaki bölünmenin Filistin meselesinin çözümünü de zorlaştırdığını belirtti. Gazze ile sınırlı kalmayan bu tablo, İsrail’in batı sahasına doğru ilerleme hedeflerinin ve uluslararası desteğin dengesini yeniden düşünmemize yol açıyor.
‘Lübnan yeni bir gerilim merkezine dönüşebilir’ değerlendirmesi, İsrail’in Beyrut’u da kapsayacak şekilde hava harekatını genişletme ihtimaliyle uyumlu olarak savaş ihtimalinin yeniden gündeme gelmesini işaret ediyor. Barrack’ın “yıl sonuna kadar silahları toplamak” çağrısı ise Lübnan ordusunun karşısında ciddi bir zorluk oluşturuyor; Hizbullah’ın varlığını sürdürmesi, iç dengelerin kırılganlığını artırıyor ve bölgesel çatışmaların tetiklenme olasılığını yükseltiyor.
‘Hizbullah sessiz ama tansiyon yükseliyor’ ifadesiyle, mezhepsel gerilimlerin yeniden canlanması ve kuzey cephesinde olası bir çatışma riskinin altı çiziliyor. İsrail’in hava saldırılarının artması ve Hizbullah’ın yeniden toparlanması iddiaları, sahada her an yeni bir çatışma dinamiğini harekete geçirebilecek bir durum yaratıyor. Bölgedeki aktörlerin stratejik hamleleri, gazete haberlerinden diplomatik analizlere kadar geniş bir yelpazede konuşuluyor.
‘Hizbullah’ın kökleri yeniden sahneye çıkabilir’ şeklinde özetlenen öngörü, 1980’lerde Güney Lübnan direnişinin temelinin günümüzde yeniden şekillenebileceğini ifade ediyor. İsrail’in Litani Nehri hattına doğru yayılma hedefleri ve ABD-İsrail güvenlik eksenli güncel planlar, bölgede yeni bir güvenlik mimarisinin oluşmasına yol açabilir. Bu süreçte Trump’ın açıklamalarının etkisi ve Şam ile SDG arasındaki olası anlaşmalar da dikkatle izleniyor.
