Güncel jeopolitik dinamikler, Asya-Pasifik bölgesini son yılların en sert çekişme alanı haline getiriyor. Tayvan konusunda Pekin’e karşı Japonya’nın artan direnci ve bu direnci destekleyen ABD ittifakları, bölgenin güvenlik mimarisini yeniden şekillendiriyor. Çin’in ekonomik ve askeri göstergelerinin yükselişiyle birlikte, bölgedeki güç dengelerinin sürdürülebilirliği tartışmalı bir hal alıyor. Çin ise Tayvan ve Güney Çin Denizi konusunda kırmızı çizgileri vurgulayarak diyalog kapısını kısmen kapatıyor; bu durum, güvenlik altyapısının adeta yeniden yazılmasına yol açıyor.
Bir yanda ABD, savunma altyapısını nükleer denizaltı projeleri, yeni üs anlaşmaları ve yoğun tatbikatlarla genişletirken, diğer yanda Pekin, Tayvan üzerinde etkisini korumak ve bölgedeki nüfuzunu pekiştirmek için stratejilerini yükseltiyor. Bu süreçte, Japonya’nın militarizasyon adımları ve Anayasa reformları, geleneksel barışçıl imajını zorlayıcı bir yeniden tanımlamaya işaret ediyor. Bölgenin kilit sorunları: Nadiren bulunan elementler, önemli boğazlar ve ada zinciri üzerinden kurulan denge oyunları; hepsi küresel güçlerin birbirini çevreleyen hesaplarını daha görünür kılıyor.
Gazeteci Gökhun Göçmen ile Tayvan meselesinin başat konuları üzerinde bir sohbet gerçekleştirildi. Sözcükler ve vurgu, Çin için Tayvan’ın kırmızı çizgi olduğuna işaret ederken, Japonya’daki liderlik değişiminin bölgesel politikaları nasıl etkilediğine odaklanıyor. Tayvan Çin için kırmızı çizgidir; diyalog mümkün olsa da geri adım atılmaz ifadesi, Pekin’in yaklaşımını özetliyor. Göçmen’e göre Çinliler, Japonya’nın Tayvan’a yönelik açıklamalarını emperyalist geçmişle ilişkili olarak değerlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda Japonya’daki militarizasyonun güncel adımlarıyla ilişkili olarak bakıyorlar. Ancak bu sert tavır, yalnızca diplomatik bir sertleşme olarak görülmemeli; tarihsel hafıza ve coğrafi yakınlık nedeniyle toplumlar arası tansiyonun da yükseldiği bir tablo ortaya çıkıyor.
Çin-Japonya geriliminin tarihsel arka planı üzerinde durulduğunda, 1949 sonrası İç Savaş ve Tayvan meselesinin bugün karşı karşıya geldiğimiz noktada kritik rol oynadığı görülüyor. Çin tarafı için Tek Çin ilkesi, Tayvan Boğazı’nın iki yakasının tek bir bütün olarak kabul edilmesini gerektiriyor; bu da diplomatik ilişkilerde temel bir engel oluşturuyor. Göçmen, Japonya’nın Tayvan konusuna dair net bir tutum sergilemesinin, Çin’deki güvenlik algısını tetiklediğini ve toplumun hafızasında emperyalist geçmişin yeniden canlandığına vurgu yapıyor.
Çin’in tepkisinin ardında yalnızca siyasal hesaplar yok; aynı zamanda Japonya’daki güncel savunma bütçesi ve anayasa değişiklikleriyle sonuçlanan militarizasyon eğilimi de bu tepkileri besliyor. Göçmen, 2010’lardan bugüne kadar gelen süreçte Japonya’nın savunma kapasitesini artırmasıyla Türkçe’deki “barışçı imaj”ın sınırlı kaldığını belirtiyor. Bu durum, Çinli politikacılar için Tayvan konusunun salt diplomatik bir mesele olmaktan çıkıp güvenlik ve tarihsel hatıralarla iç içe geçmiş bir güvenlik meselesi olduğunun altını çiziyor.
ABD’nin Asya-Pasifik’e müdahalesi ise bölgedeki istikrarı baltalamak yerine, belirli bir güvenlik mimarisini sürdürmeye yönelik bir strateji olarak görülüyor. Göçmen’e göre ABD’nin amacı, bölgedeki müzakerelerde baskıyı sürdürmek ve Çin’e karşı tavizler elde etmek için güvenlik ortamını istikrarsızlaştırmaktır. Bu yaklaşım, Güney Kore, AUKUS tipi ittifaklar ve Filipinler gibi ülkelerin konumlarını belirgin şekilde yeniden şekillendiriyor. Bölgenin geleceğine dair öngörü, bu güçlerin etkileşiminin savaş ihtimaline kadar yükselme potansiyelini de içeren karmaşık bir tablo sunuyor.
Asya’nın Ukrayna’sı mı, yoksa küresel ticaretin yönünü değiştirecek bir dönemeç mi? Göçmen, ABD’nin bölgeyi kurgulama biçimini, Çin ile ticaret müzakerelerindeki güç dengelerini değiştirme amacıyla ilişkilendiriyor. Nadir elementler ve çip tedariki gibi stratejik unsurlar, bu rekabetin önemli kartları olarak öne çıkıyor. Rusya ile birden çok cephede yürütülen baskı stratejisinin Asya-Pasifik’e uygulanması, Tayvan ve Güney Çin Denizi konularında tansiyonu yükseltiyor. Bu bağlamda, bölgesel oyuncuların güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumak adına hangi adımları atacağı, küresel düzenin yönünü belirleyecek kritik bir belirleyici olacak.
