İran ile ABD arasındaki uzlaşmanın ortaya koyduğu başlıklarda, Hürmüz Boğazı ve barışçıl nükleer haklar gibi konular, Tahran’ın savaş öncesi döneme göre adeta kilitlenen bir güç dengesine kavuşmasına yol açıyor. Böyle bir çerçevede, Washington’ın petrokimya düzenlemeleri ve İran’ın yeniden imarına yönelik 300 milyar dolarlık program gibi taahhütler, bölgedeki stratejik hesapları yeni bir düzeye taşıyor.
Anlaşmanın uygulanmaya başlamasıyla Lübnan’a yönelik saldırıların derhal durdurulması ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması yönündeki ABD güvencesi dile getiriliyor; fakat kasım seçimlerinin ardından Washington’un iç siyasi dinamikleri ile İsrail’in ABD iç siyasetindeki etkisi, ateşkesin kalıcılığıyla ilgili belirsizlikleri sürdürüyor. Bu arada Lübnan’da Şiilerin ve Hizbullah’ın varlığı, İsrail için güvenlik tehdidini canlı tutuyor ve Suriye’de Colani yönetiminin askeri kapasite eksikliğiyle birlikte Trablus civarında cihatçı hareketlerin yeniden tetiklenmesi ihtimali, ABD’nin Orta Doğu politikalarının daha karmaşık ve kırılgan bir hal almasına yol açıyor.
Emir Aşnas ile bu mutabakatın kilit noktalarını ve yankılarını konuştuk. Aşnas, İran’ın Hürmüz ve nükleer konularda taahhütler verirken ABD’nin petrokimya gibi alanlarda da yükümlülükler üstlendiğini belirtiyor. İran’ın zafer kazandığına dair şüphe yok; fakat “bugünden sonra her şeyin nasıl ilerleyeceğini” kimsenin net olarak öngöremediğini vurguluyor. Mutabakat zaptı, 60 gün içinde uygulanacak yeni anlaşmalar taahhüdünü içeriyor ve bu durum, savaş öncesi duruma göre İran’ın konumunu güçlendirmiş görünüyor. ABD’nin taahhütlerinde ise net olmayan, soyut ve muğlak unsurlar barındıran yeni düzenlemeler öne çıkıyor.
“İsrail, Lübnan’daki durumdan çıkış yolunu bulmak zorunda” görüşünü paylaşan Aşnas, Batı ile İran arasındaki baskılar nedeniyle Tel Aviv’in Lübnan’daki güvenlik tehdidini azaltma amacı güttüğünü ifade ediyor. ABD’nin Lübnan’a yönelik taahhütleri, İsrail için yeni bir denge yükümlülüğü doğuruyor; fakat bu denge, Hizbullah karşısında Tel Aviv’in kaygılarını tamamen gideremeyebiliyor.
“Suriye ordusunun Hizbullah’ı yok etmesi mümkün değil” şeklinde değerlendirme yapan Aşnas, Trump’ın Suriye politikalarının Suriye içindeki aktörlerle olan ilişkileri nasıl etkilediğini irdeliyor. Colani ordusunun Hizbullah’a karşı üstünlük sağlayabilecek kapasitede olmadığına işaret ederken, bu sorunun bölgeyi nasıl etkileyebileceğini ve Türkiye ile Suudi Arabistan’ın yaklaşımının bu tabloda nasıl konumlandığını da ele alıyor. Amerika’nın elini masaya vurduğu veya vurabileceği alanlar konusunda net olması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, Trablus ve çevresindeki cihatçı hareketlerin bir kırılganlık noktası olduğunu ve bu durumun Lübnan sınırında yeni çatışma olasılıklarını doğurabileceğini sözlerine ekliyor.
